tesettür ve felsefe toplumu bilgi

tesettür ve felsefe toplumu bilgi

tesettür dediki  vyıursa Olsun, nıçDir net sambınınıddiasujj" ğün tam anlamıyla kutsallık noktasına, yani kutsal meye kadar vardırmaya hiçbir zaman cesaret edeme„jj^' ması dikkat çekicidir. Rahiplerin dışında, “Tann’nm^ mış evladarı”nın yalnızca krallar olduğu görülmektediı Öteki dünyaya ilişkin unsurları aralıksız ( yaşama karıştırma alışkanlığı bulunan bir çağda, y menin kökenden çok onama olduğu bu ( değerinin çok canlı bir biçimde hissedilmemiş olması mi;tesettür kün değildi. Gerçek anlamda bir rahipler krallığ, her hüküm süren dinle elbette ki bağdaşmıyordu. Katoiıa| yetkileri mükemmel bir biçimde tanımlanmıştı: 0 ve yalio o, ekmek ve şarabı Isa’mn vücuduna ve kanına dönüşfe hrdi. Dolayısıyla, rahiplik için gerekli aşamalardan geçmal lerinden Kutsal Ayini tesettür kralların Kilise’yi yönetme lot sundaki çabalarında Kilise mensubuymuşçasına larına hem kendilerinin hem de başkalarınm inanacak larıydı. En azından toplumun ortak düşüncesi buydu. bu görüş Kilise çevrelerinde hiçbir zaman kabul XI. yüzyılda, Gregoryen reformcular çok sert ve kesinhkle bu duruma karşı çıktılar. Rousseau ve ristiyanhk’ın en büyük yenilikleri olarak görmemizi lan ruhanî ile dünyevî arasındaki bu ayrımı sonunu^
yönetemeyen krallar, sözcüğineak anlamıyla, rahip değillerdi. Fakat tam laik sayilmakniakL az bir olasıhktı. Doğaları gereğ mantığa aykm olan bob ramları açıklıkla ifade etmek çok zordur. Yine de, rabiplt tehğine sahip olmamakla birlikte, bir XI. yüzyıl yazamt diği gibi, kralların rahibin görevlerini “paylaştıklan”nısfc mek, konuya ilişkin üç aşağ beş yukarı bir fikir vereab Bunun en vahim sonucu,
^'UIKlular. Aslında, bu iki gücü bu denli birbirinden ayırmaya çalışmalarının nedeni, tüm ışıkların kaynağı olan “güneş”in karşısında yalnızca ışığı yansıtan “ay” gibi, bedenin efendile-tini ruhun efendileri karşısında daha alt bir konuma yerleştirmekti. Ancak, bu konuda çok küçük bir başarı elde edebildiler. Krallıkların halkın gözünde yeniden mütevazı İnsanî iktidarlar konumuna gelebilmeleri için birçok yüzyılın geçmesi gerekecekti.
Kidelerin zihninde, kralların bu kutsal niteükleri, yalnızca çok sopt nitelikteki Kilise yönetme hakkında kendisini göstermiyordu. Genel olarak kraUık kavramının, özel olarak da çeşitli kraUıkların etrafında bir yığın efsane ve batıl itikat oluşmuştu. Gerçeği söylemek gerekirse, bunlar ancak monarşilerin çoğunun güçlendikleri dönemden itibaren, yani XII. ve XIII. pzyıUara doğru büyük gelişme gösterdiler. Fakat, başlangıçları birinci feodal çağa dek gitmektedir. IX. yüzyılın sonundan itibaren, Reims başpiskoposları, bir zamanlar Clovis’e gökkubbeden bir güvercin tarafından getirilmiş mucizevî yağın emanetçisi olduklarını iddia ediyorlardı: Bu, ay'm anda, hem din adamlarına Fransa’da kutsaUığm tekeline sahip olduklarını ileri sürme, hem de krallarına Tanrı tarafından kutsanmış olduklarına inanma ve bunu dile getirme olanağı tam-yan olağanüstü bir ayrıcabktı. Fransa krallarımn en azından I. Phılippe’den fakat büyük bir olasılıkla Sofu Robert’den beri, Ingiltere krallarının da I. Henri’den beri elleriyle dokunmak suretiyle bazı hastalıkları iyileştirme gücüne sahip olduklarına inanılıyordu. Aforoz edilmiş olan imparator IV. Henri, 1081’ de Toskana’dan geçerken, yola üşüşen köylüler, bu şekilde iyi bir hasat elde etmeyi sağlayacaklarına inanmış olarak, imparatorun giysilerine dokunmaya
çok az olduğu gerçeğim çıkararak, bu görüntünün nusunda kuşku uyandırmak çok kolaydır. Fakat bu 5^'^' yanlış açıdan irdelemek olacaktır. Çünkü daha
tığımızda, gerçekten de fief sahiplerinin tam olarak \\^ medikleri, yenilgiye uğrattıkları, hiçe saydıkları ve batta J tarafından tutsak edilmiş çok sayıda kral örnekleriyle kaj^| şabiliriz. İncelediğimiz dönemde, tebaası tarafından öldii^ müş kralların sayısı, eğer hata yapmıyorsam, tam olarak 5^ tür: İngiltere’de, kendi erkek kardeşi lehine tertiplenen bir ray darbesine kurban giden Şehit Edouard; Fransa’da, ınejtj krahn yandaşı biri tarafından bir kavgada öldürülen tahtı §as| etmiş Kral I. Robert;tesettür birçok hanedan kavgasmdan geçujj olan İtalya’da, I. Berenger. Flükümdar kıyımlarıyla dolu Islan tarihinin yamnda,tesettür hatta Batı’da çeşitli krallara bağh biiyl vasallere karşı işlenen cinayetler listesiyle karşılaştınl(lığııı4 nihayet şiddetin egemen olduğu bir çağa özgü genel alıl anlayışı ve alışkanlıklar da hesaba katıldığmda, bu sayının çol az olduğunu itiraf etmek gerekir.
Doğaüstü güçler alamnda dinselden büyüsele doğru sın lanmış bu nitelikler, ashnda krallara özgü kabul edilen siyasi görevlerin yani “halkın şefi”, eski bir Germen re thiudans okna görevinin ifadesinden başka bir Feodal dünyamn temel özelliği olan egemenlikler bolif içinde, kraUıklar, Guizot’nun çok doğm bir biçimde yazdf gibi, sui generir iktidarlar oluşturuyorlardı; Yakuzca ilke ol rak diğerlerinden daha üstte yer aknakla kalmıyorlar, ayn' gerçekten farldı bir düzene de ait bulunuyorlardı. Krallıkla dikkat çekici ayırıcı özellikleri şuydu; Öteki güçlerin bii) bir çoğunluğu farldı haklara sahip basit yerleşim yer! ve bu karmakarışıklıkları içinde ister büyük ister küçb “fief’lerin alanım çevreleyen sınırları haritada göstermek re yapılacak her girişim hatab sonuç vermeye yazgılıyket'''
[lirdik devletler arasında yasal sayılabilecek sınırlar mevcuttu. Kuşkusuz, burada da, kesin olarak çizilmiş düz sınırlardan ^öz etmek mümkün değildi. Toprağın işgal edilip kullanılması 0 daha o denli üstünkörü bir biçimde yapılıyordu ki, buna gereksinim du)oılmasına yol açmıyordu. Meuse bölgesindeki sınır eyaletlerinde Fransa’yı İmparatorluk’tan ayırmak için, Argonne’un insansız ıssız çablıkları yeterb değil miydi? Ama en azından, aidiyetleri bazen büyük tartışmaların konusu olan bir kent ya da bir köy, hukuksal olarak, birbiriyle çatışan krallıklardan yalmzca birine bağımlı olabiliyordu; oysa aynı topraklar üzerinde, örneğin güçlü bir yöneticinin yüksek adaleti sağladığım, bir başkasının buradaki serflere sahip olduğunu, bir üçüncünün toprak vergilerini toplama ve yargılama hakkını, bir dördüncünün ondalık vergi toplama hakkını elde ettiğini görmek çok muhtemeldi. Bir başka ifadeyle söyleyecek olursak, bir insan için olduğu gibi bir toprak için de, birçok senyörü olması hemen hemen olağandı ama birçok krah olması imkânsızdı.
Avmpa’dan uzakta yer alan Japonya’da, bizim feodal rejimimize çok benzer bir kişisel ve topraksal bağımlılıklar sistemi, npkı Batı’daki gibi, çok daha eski olan monarşi karşısında yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamışa. Fakat burada, iki kurum birbiriyle iç içe geçmeksizin, bir arada varolabildi. Bizim krallarımız gibi ve tanrısallığa onlardan çok daha yakın olan kutsal kişi, imparator. Doğan Güneşin Ülkesi’nde, hu-bksal olarak, tüm halkın hükümdarı olarak kalmayı sürdürdü. Onun alünda, vasaller hiyerarşisi, hepsinin yüce şefi olan şogunda sona eriyordu. Bunun sonucunda, şogun uzun yüz-Ar boyunca fiilen tüm iktidarı elinde tuttu. Avrupa’da, tam tersine, vasallik ağmdan tarihsel olarak çok daha önce kurulmuş ve doğaları gereği bu ağa yabancı olan krallıklar, hiyerarşinin en tepesinde yer almaktan geri kalmıyorlardı. Öte yan-<ian da, kendilerini bu bağımUhklar ağıyla çevrelenmekten sa-
tesettür sundu.