tesettür ve felsefe konusu

tesettür ve felsefe konusu 

dukça yakın, ama bu arada empirik araştırmaya da oldukça bağlı bir akım da kategoryal-ontolojik doğa felsefesidir. (N. Hartmann, H. Pless-ner ve özellikle de G. Jacoby.) Burada, tek tek özel bilim alanlarının araştırma sonuçlanndan kategoryal olarak "nesnel-real" ve "ideal" varlık yapılannı "birlikli biçimde açığa çıkartmak" esastır. Mantıkçı-empi-rist doğa felsefesi, kendisini bir "doğabilimsel felsefe" olarak anlar. Bu tutumla, o çoğu kez sembolik mantığın yöntemsel araçlarıyla çalışır (bu nedenle Bense, bu felsefeyi "sağın doğa felsefesi" olarak da adlandırır).tesettür Bu felsefe, herşeyden önce, tamamen doğa bilimine yönelmiş olarak, doğa biliminin kullandığı yöntemleri çözümler. Bu nedenle o, ilk planda bir "araştırma mantığı"dır (Popper, 1966); "doğa biliminin yöntem öğretisi" ve "bilgi mantığı"dır veya doğa bilimlerinin "bilim te-orisi"dir. Ekstremist yanıyla bu tutum, her türlü "metafizik"! yadsımasıyla sivrilir (Camap, Schlick, Reichenbach).

Apriorici-eleştirel doğa felsefesi, Kant'a ve Yeni Kamçılara (Na-torp, Cassirer, C.F.V. Weizsaecker, P.Plaass, L.Schaefer) ve Fries'e {Yeni Friesçi Okul) dayanarak, Kant’ın tezlerine, özellikle de a priori konusuna döner ve bilgi koşullannın aynı zamanda bilgi nesnesinin de koşullan olduğunu saptamak ister. Bu konumda sürekli olarak şu vurgulanır: Doğa bilimini her türlü metafizikten arındırmak "boşuna bir çaba"dır; çünkü böyle bir şey bizzat doğa biliminin olabilirliğini ortadan kaldınr. Helmholtz'un, her metafiziksel iddianın olgulara ilişkin yamitıcı çıkanmlarla ilintili olduğunu veya (ve bu yüzden) saklı bir empirik önermeyi her zaman için içerdiği hakkındaki görüşüne dayanılarak, örneğin her empirik önermenin de saklı olarak bir metafiziksel iddiayı içerdiği veya a priori olarak bize ait bir sanı (Trugschluss) ile ilintili olduğu sonucuna vanlır. (Nelson, Metafizikten Bağımsız Bir Do-ğabilimi Olabilir mi?, 1908). Dingler'in gösterimci-işlemci tutumu da bir a priori tanır. Ama bu Kant’ın "aşkın" a priosi değil, tersine "yöntemsel" bir a prioridir. Onun "yöntemsel felsefe"si, ölçüm aygıtlannın apımında ve bunların
Metafıziksel doğa felsefesini, öncelikle, doğabilitnsel yetinmeyen, ama yine de bu nesnelliği "fümevanmsai"olarakeie'''‘' tan sonra onu aşmak isteyen tutum olarak göstermek istiyoruz r
vanmsal metafizik” (Bavink, Wenzl ve diğerleri), doğa bilimlerin.
nuçlannı, istenç özgürlüğü, yaşamanın kökeni, evrenin sonsuzluğu hun ölümsüzlüğü vb. hakkındaki metafıziksel sorulara yanıt getin,,jj bakımından değerlendirir. İkinci olarak burada, doğa bilimlerinin^ nuçJannın bir felsefe sistemi içinde biraraya getirilmesi ve bu sonuçij, nn sistemi "doğrulaması” denenir. Ama böyle bir sistemin temelinde geneJ bir evren açıklaması yapmak için evren-dışı, yani aşkın mercıle. re (Instanz) başvurulur. (O.J. Hartmann, Whitehead, Weiss, Hartslıor ne, WenzJ). Doğa mistisizmine dayalı olan ve çoğunlukla biyolojik gözlemlerin yönlendirdiği araştırmalar da bu gruba girerler.
Diyalektik materyalizmin ilkelerini doğa araştırmasına uygulayıp kullanmayı deneyen ve modem doğa biliminin sonuçlannı bu ilkeler yardımıyla anlamaya çalışan Diamat, doğa bilimi ile felsefe arasında bir "ittifak" kurmak ister (karş.; Korch, Felsefe ve Doğa Bilimi İttifakı, 1964, S.235 ve devamı). Ama diyalektikçiler grubuna diyalektik idealizm ve transendentalizm (Gonseth, Bachelard, Bemays; "Dialectica" dergisi) yandaşlan da girer. Bunlar, "diyalektik yöntemle, bilimsel önermeler topluluğunu, aşkın (transendent) önermelerin sonlu, mümkün olduğu kadar küçük bir demetine dayandırmak" isterler. (Bense, Model Doğa Felsefesi, 1949, s. 14)
Son olarak öi/g,a (epislemogen) doğa felsefesini, esas olaralc
f'''felsefesinden epıs
ağırlık, ya doğabilinısel yöndedir ve fizikçilerin, biyologların vb. kendi araştırma alanlan üzerine çeşitli yorum denemelerini kapsar (Kopenhag Okulu ve diğerleri) veya ama daha çok, ağırlık genel bilgi teorisin-dedir. (May, Henry-Hennann, Frey, Henneman ve diğerleri). Bu akım, "ontolojik doğa felsefesi"yle en az oranda ilgili görünüyorsa da, burada da öncelikle polemikçi bir bakış olmaksızın, çeşitli kanıt ve karşı-kanıtların mümkün olduğu kadar biraraya getirilmesiyle bir toplu betime ulaşılmak istenir.
Buraya kadar belirtilerden saptanabileceği gibi, doğa felsefesine ilişkin bu çok çeşitli çabalar, temelde, çeşitli bilgi-kuramsal veya me-tafıziksel tutumlara halkalanırlar. Çünkü "doğa" üzerinde her belirlemenin ardında özel metafiziksel veya bilgi-kuramsal bir kavrayış ve şema bulunur. Burada naif ve eleştirel realizm üzerinden öznel ve nesnel idealizme; rasyonalizm üzerinden işlemselciliğe ve ekstrem empirizme ve ilgili olarak pozitivizme kadar uzanan bir yelpaze vardır. Anılan tüm akımlar, bu epistemolojik kalkış noktalanna göre tek bir çizgi üzerinde de değildirler ve çoğu kez birbirlerinden aldıkları şeylerle oldukça ilginç "çözümler" üretirler.
Hiç kuşkusuz "bir” doğa felsefesinin sistematik betimi, tüm bu kalkış noktalannı ve bakış açılarını uygun şekilde gözler önüne sermek zorundadır. Bu ise burada mümkün değildir. tesettür Bu yüzden biz, burada ancak bize en önemli görünen problemler üzerine eğilen çalışmalara değinmek istiyoruz.
B. "ANORGANİK DOĞA" FELSEFESİNİN ANA PROBLEMLERİ
1. Fiziksel Gerçeklik
Fiziğin ana yöntemi ölçmedir. Çünkü fizik bir yandan "empirik i gerçekliğin ardındaki temel nedenler"! bir yana bırakmak, "metafiziklen arınmak", "metafiziksel özleri devre dışı bırakmak"
yandan da "öznelUktcn s.ynlm,k" peş/nde o/an b,r b, talebe en uygun yöntemi ö/çmede bulmuştur ölçnte rS len (nesneler, durumlar veya süreçleri) "saytlar’a içinde ele alma yöntemidir. Bir başka açıdan ölçme, ö/çüie"S: ölçünün birbirlerine uygunluğunun saptanmasıyla ilgidir fiziksel bakımdan önemli olan şey, nesnel durum ve değişr^'^''*!. çümlerle saptanmasıdır. Fiziksel "gerçeklik", ölçümler içinde'''"'. bilir. Böyle olduğu içindir ki, doğada "kendi içkin yasalarına düzen" olduğu bakkındaki bir (metafiziksel) kabul, ölçüm kavranamaz ve bu yüzden böyle bir kabul her zaman problemaij^ lir. "Gerçek olan şey" bizler için ancak ölçüm süreci 'Ç'nde açığa tılabilir. Böyle olduğu içindir ki, fiziksel gerçeklik hakkındabirta^ ma da, ancak ölçüm sürecinin çözümlenmesiyle geçilebilir. Ölçmtıç dört koşul ayırdediiebiJir; birincisi, kullanılan ölçü sisteminin uygu4 ğu; İkincisi, ölçme tarzı; üçüncüsü uygun ölçüm aygıtlannın seçimik dördüncüsü, seçilen ölçüm aygıtlarının kullanımı, yanı olçum ayguij, nnın ölçülecek fenomenlere uygulanması. İlk üç koşul, asl'ndakeyf, uzlaşımlara dayanır. Çünkü burada önceden konulmuş bir ölçüm teorisi" vardır ve daha sonra ölçüm aygıtlarının saptanmasında da bej türlü uzlaşımdan sözedilir. Bu beş uzlaşım, ikisi topolojik üçü, metrik" olmak üzere iki gruba aynlır. Ölçülebilir büyüklükler, seçilen öl çüm teorisi'ne ve uzlaşımlara dayanılarak tanımlanırlar ve buradan ha reketle fenomenlerle ölçüm değerleri olarak sayılar arasındaki uygun luklar (ya da uygunsuzluklar) empirik olarak araştırılır. (Karş.: Jutios Schleichert, Klasik Fiziğin Bilgi-Mantıksal Temelleri, 1963). Bu de mektirki, uzlaşımsal olarak "serbestçe" saptanan ilk üç koşuldan son ra, dördüncü koşula, yani ölçüm aygıtlannın fenomenlere uygulanma sına geçilmiş olur. İşte, ölçüm aygıtlannın fenomenlere uygunluğu ko nusunda bu noktada klasik ve modem fiziği birbirinden ayıran yere gelmiş olumz. Klasik fizikte şu kabul ediliyordu: Yöntemler fenomenlere uygun düşmüyorsa denebilirler, ama fenomenler her zaman için kendilerine
karşılık modem fizik, ilkece, bu konuda artık ötesine geçilmez sınırlar bulunduğunu (Planck'ın etki kuantumu), yani fenomenlerin "ölçülebi-lirlik"lerinde aşılmaz engellere gelip dayanıldığını belirtir. Buradan bakıldığında, bir nesnenin "gözlemlenme"sinden nasıl sözedilebileceği probleniatiktir. Buradaki sorun, yalnızca mutlak sağlamlıkta (tam hassas) ölçümlerin olanaksızlığı sorunu da değildir (Bom "kesinlik" fikrinin fiziksel bakımdan artık anlamsız olduğunu göstermiştir); hatta, artık "gözlem" dediğimiz şeyin yorumunda bir değişiklik yapma gereğine ilişkindir. Klasik fizikte "gözlem", fiziksel nesnelliğin saptanmasındaki ana işlevlerden biri olarak yer alıyordu. Buna karşılık bugün "göz-lem"e kurgusal bir rol atfediliyor. Artık "gerçekliği saptamak"tan değil, daha çok "gerçekliğe yönelme"den sözediliyor. Artık günlük dil, modem fiziğin sonuçlannı anlatmada büyük ölçüde "kaba" kalmaktadır. Örneğin mantıkçı empirist Kaila {Gerçeklik Sistemi Üzerine, 1936). gerçeklik kavramlarının sıradüzeninûtn sözeder. tesettür En temelde, duyum-sal-empirik olarak deneylenebilen gerçeklik görünümünün kavramı vardır. Bu gerçeklik, zamansal algılama dizileri içinde beş duyunun (optik, akustik ve dokunmasal) bize gösterdiği gerçekliktir. Kaila buna "sıfır basamağından gerçeklik" adını veriyor. O, bu gerçekliğe ait duyusal fenomenleri iki türe ayınyor; Optimal ve optimal olmayan. Opti-mal fenomenler, büyük "içerme değeri"ne sahiptirler; yani bunlar öbür fenomenlerin tümevanmsal yolla izlenmesinde ve ilişkilendirilmesinde en büyük geçişliliği sağlarlar.
Örneğin "fiziksel uzay", sıfır basamağındaki optimal fenomenlerin ilişkilendirilmesi (içeriklenmesi) ile tümevanmsal olarak elde edilen bir bağlantı sistemi olarak görülebilir ki, Kaila, "fiziksel uzay"ı, bu nedenle sıfır basamağındaki gerçeklikten elde edilen "birinci basamak gerçeklik" olarak tanımlar. Fiziksel nesne, buna göre, bu uzayca içerilmiş nesne olarak "fiziksel cisim"dir. Ama "fiziksel cisimler", yine öbür türden fiziksel cisimler olarak "ölçüm aygıtlan" aracılığıyla ölçülürler i, fiziksel gerçeklik, burada artık "ikinci basamak gerçeklik" olarak rünür. f
menler arasındaki bağlam,lann bir sistemi, yani İkin . çekhk"t,r. Her şey, en sonunda bincik gerçeklik öğderi I,k) olarak gözlemcinin duyusal izlenimlerine indirgeyen b„N pozitivist saptamalara karş, Kopenhag Okulu, mantıkç, en," "olgu” kavramlannın problematik olduğunu belirtir. Bu okui*""^ ilişkin deney sonuçlarım anlamlandırmak gibi bir girişimle 192^ grup Kopenbaglı fizikçinin (Bohr, Heisenberg ve diğerleri) nyla oluşmuştur. Bu okula göre, bizi çevreleyen "malcro-evren’injj^ rudan gözlenen olgulannı açıklama tarzı, atomlar alanında, "mikro^^ ren "de artık hiç de geçerli değildir. Öyle ki "gerçek" sözcüğü, artıksj dece günlük yaşam sürecine ilişkin bir kullanım içinde geçerli ve ^ lamlıdır. Örneğin böyle bir kullanım içinde 'gerçek , gözlenmişoluj olmamasından bağımsız olarak, uzay ve zaman içinde nesnel olarak varolan durum ve süreçlerin adıdır. Oysa elektronlar bu anlamda gerçek" değildirler; tersine elektronlar, "makro-evren'in gözlem araçlan ve aygıtlanyla yapılan deneylerin bize telkin ettirdikleri soyutlamalardır. Ve en önemlisi, biz elektronlan, bu "makro-evren e göre yorumla-makta, örneğin onlara parçacık (korpuskül) veya dalga olarak bakmaktayız. Yani elektronlar dünyasına bizim için "mümkün olanın alanı "ndan, kendi makro-evrenimizin gözlemleme olanaklarıyla eğiliyoruz; yani bu dünyada da yerleşik "gerçeklik" tasarımımıza uygun düşecek nesneler ve olgular anyoruz. Oysa, atomlar evreni nesneler ve ol-gularevreni değildir. Örneğin ona makro-evrenimizden kalkıp benzetmeler yoluyla bir "kürecikler veya kum tanecikleri evreni" (Bavink) gözüyle de bakamayız. Kısacası bu evren, makro-evrenimizin kavramlarıyla betimlenemez; biz, makro-evrenimizin kavramlanyla, onun bir eğilimler ve imkânlar" evreni olduğunu söylemekle yetinmeliyiz. Kopenhag Okulunun ve özellikle Heisenberg'in kuantum teorisini yorumu (/r/z/h ve Felsefe, 1959. s.28 ve devamı) şunu gösterTrtiştir: Mak-ro-evrende olduğu gibi, mikro-evrende de her türlü deney ister istemez klasik fiziğin kavram ve olanaklan içinde yapıhr. Ama ne var ki bu kavramlar doğaya (mıkro-evrene) hiç de uygun değildirler Böylec-tesettür