tesettür ve felsefe konumuz

tesettür ve felsefe konumuz 

bizim zorunlu olarak klasik fiziğin kavramlarına bağımlı olan evren betimimiz ile mikro-evren arasında paradoksal bir durum ortaya çıkar. En sonunda fenomenlerin istatistiksel karakterinden beliren bu paradoks asla giderilemez. Dilimizi kökten değiştirmekle de bir başarıya ulaşa-mayız. Çünkü klasik fiziğin kavramları, tüm doğa bilimleri için taşıyıcı nitelikte dilsel koşullar durumundadırlar. Teorinin matematiksel for-mülasyonu içinde hiçbir çelişki olmadığı saptansa da, parça-dalga düa-lizmi, aynı gerçekliğin iki farklı betimindeki düalizm olarak, "temel bir güçlükten daha fazla bir şey olmadığı"mn görülmesine hep ihtiyaç gösterecektir (Heisenberg, agy, s.33). Öyleyse, dış dünya, yani bir gözlemciye kendi ölçüm aygıtlarıyla açık bir sistem, Kopenhag Okulunun yorumuna göre, artık ancak potansiyel bir karakter taşır. Bu sistemin betimi hiç kuşkusuz, bir gözlemcinin tanıma yoluyla (empirik olarak) bildiği şeylere ilişkin çıkanmlar anlamında "nesnel"dir; ama artık "gerçek" (real) değildir.
Kopenhag Okulunun bu yommuna yöneltilen tüm eleştiriler ise, -klasik fiziğin temeli olarak- "nesnel-real gerçeklik" kavramının fizikten dışlanması gibi bir durumdan duyulan kaygılardan kaynaklanırlar. Bununla birlikte bu gibi kaygılar temelsiz sayılabilir; çünkü klasik fizikte kendisine özellikle yönelinmiş şey olarak "olgu", aynı zamanda kuan-tum teorisinde de aynı rolü oynar.
Eleştirel realizm, bu konuda ilkece başka bir yol izler. Buna göre klasik fiziğin kavramlannın "gerçeklik"e upuygunluğundan da, onların modem fizikte bir parça-dalga düalizmi içinde görünmelerinden de sorumlu olan, aslında "duyusal bilginin aracılık işlevi"dir. Eleştirel realizm, duyusal algılamalara ilişkin kavramlarla varlık, töz, nedensellik gibi ontolojik-öndayanaksal (fundamental) kavramlar arasına belirgin bir sınır çizer. Buradan yola çıkılarak, "gerçeklik" ile "uzay ve zaman içindeki gerçeklik" kavramlannın özdeşliği reddedilir. Örneğin Büchel (agy), Junk'a katılarak, kuantum teorisinin sonuçlannı tek-anlamlı bir biçimde yorumlayabilmek için varlık kavramını temelden değiştirmenin zorunlu olmadığına işaret eder. Bunun için mikroe zamansalhğından vazeecmei.
"gerçeklik", yine de nesnel olarak keZTb'aT tandes) şey olarak yorumlanır. Bu açıdan mikro e Kopenhag Okulunun yorumuna da uyacak şekilde ■2'’''’ ^ turafacta) diye adlandırılabilirler. Çünkü banlar nyla) "artefaktlar" denilen olgulardan farklıdırlar. "Arte4T,‘' olgular), insandan bağımsız halde bulunmayan, tersine rtıev/' olanakları içinde yaratılmış, "yapılmış" ve sonradan her göz^ geçerli kılınmış olgulardır. Örneğin yukanda da belirtildiği gj|,j başına-varolan "gerçeklik" bir "naturafacta" iken, "uzay vezama;ı^' deki gerçeklik", uzay ve zaman gibi insana bağımlı boyutlarla lemci için geçerli kılınmış bir "artefacta'dır. Yani eleştirelrealiznu^ re, "naturafacta" olarak bir "nesnel doğa" yanında, insana verilip, yani "artefacta" olarak bir "kavranan doğa vardır.
En sonunda "fiziksel gerçekliğin nesnelliği ve genelgeçerliij probleminin bir kısmî problemi olarak da görülebilecek olan parça-di ga düalizmi, başka tarzda çalışmalara da konu oluyor.tesettür Örneğin sö4 nusu düalizmden yaygın olarak anlaşılan bir şey de şudur. Hazırlama deney türüne göre, elektronlar kendilerini ya parçacık (kotpüsldil))i da dalga olarak göstermektedirler. Ama bu iki durumu birbınnı tam-layıcı durumlar olarak görmek gerekir. Buradaki ontik düalite daha derinlerde yatan "ontolojik", yani varlığın özüne ilişkin bir düalite ola rak anlaşılabilir. Buna karşılık Kopenhag Okulu ve ekstremist poziti-vist teoriler böyle bir ayrımı anlamsız sayarak reddederler. Onlara göre bu ikisi belli ölçülerde aynı şeydir. Kopenhag Okuluna ve pozitivist teorilere karşıt olarak ise, örneğin diyalektik kalkış noktasından hareketle, sözkonusu düalite aslında apaçık bir şey olarak görülür (Rosen-feld). Omeğm Diama,, öu daalitede.
kurala-uygunsuzluklar (anomaliler)"a yol açacağını belirtir. Çünkü fenomenler evreni, bizler için, "içsenmiş" şeyler olarak "inler-fenomen-ler"e tanımsal yoldan nüfuz etmekle kazanılmış bir "evren"dir. İşte tam da bu yüzden böyle bir "evren", bizler için kurala-uygunsuzluklardan (anomalilerden) arınmış bir halde kurgulanamaz. Bu durum, evreni parçacıklardan oluşmuş bir şey olarak görmekle kurulan bir "parçacık dili" için olduğu kadar, bir "dalga dili" için de geçerlidir; buna karşılık bir "nötr dil"in kullanılmasıyla bu yetersizlikler ortadan kalkabilir; ama mantıksal bakımdan "üçdeğerlilik" yine de ortaya çıkar. Her üç dil de aslında kuantum mekaniğinin mümkün yorumlannı içerirler. Reichen-bach, işte tam da bu özellikte, yani kuantum mekaniğinin çok çeşitli diller altında yorumlanabilmesinde, atomlar evreninin makro-evrenden özünde değişik bir şey olarak görülmesi için yeterli ve zorunlu niteliği bulmaktadır. Feibleman'ın "perspektifler teorisi", düaliteyi hem ontik, hem de ontolojik sayar ("Belirsizlik İlişkisine Yeni Bir Bakış", Ratio dergisi, sayı 3, 1960, s.ll9). Feibleman, nesne hakkmdaki çeşitli görüşleri, nesneye bakış biçiminin "taşıyıcılar"ı olarak görür. Ona göre, örneğin "kesinlik" ilkesi bile, salt yöntembilimsel ve bununla ilgili olarak, ancak araçsal bir tarz olarak geçerlidir. Kesinlik, doğa olguları karşısında bizlerin başvurduğu bir yöntemsel sınırlama şeklidir. Bunun gibi, kesinlik de, tek-anlamlılık da (Eindeutigkeit) doğanın gösterdiği değil, bizim onda bulmak istediğimiz şeylerdir, (v. Laue de bu konuda Feibleman gibi düşünür). Bu yüzden ontolojik açıdan bakıldığında parçacık ve dalgayı, temsil edici şeyler ve ilgili olarak da betimleme tarz-lan saymak gerekir. Bunlan "herşeyin ardında yatan" ontik özler olarak görmek yanlıştır (Büchel, Wilmsen ve diğerleri). Hiç kuşkusuz parçacık da, dalga da "gerçek" (real) şeyler diye tanınırlar; ama onlan geleneksel töz-ilinek bağlantısı içinde görmek de yanıltıcıdır. Onlar, ken-di-başına-varolandan alan (ilinek) olarak bir varlık modifikasyonu içinde göriilmeksizin, karşıt varlık görünümleri olarak kavranabilirler (Wilmsen). Bu düalizm actus-potensia (fiil-kuvve) kavram çiftine baş-jlarak da giderilemez. Çünkü bir nelik (mahiyet, Wesen), potansi-
247
yalite taş.d.g, düşUnuhun dUşUnülmcs.n. b.zkno,
belirlemeler ontolojik varhk be(,m(eme/eri„de„ (,,
l'Dessauer, Dingle ve Dingler). Bohm, /îziksdölçOmk;i,'"t içmelerle ontolojik belirlemeler arasında burada ortaya^?S ğm "yumuşatılması”ndan yanadır.
Bohm'a göre, çeşitli "gerçeklik'lerden sözedilebilirvt. bakımdan çeşitli- gerçeklik görünümlerinin sınırsız bir sırad^’^' çalışmak pekala mümkündür ve bu gerçeklik göıynümlerindeniı^ ri, temelde yatan bir öndayanaktan hareketle tutarlı şekiide lirler. Ama yine de çeşitli fiziksel "modeller aracılığıyla yeniıjf^^ "birlik" bulma yolunda çaba sarfedilebilir.tesettür Örneğin bu gibi birlejı^, ci" veya "birliğe getirici" (uni tarik) modeller, bir parçacık statiği^ yatılabilir (Weizel, Fenyes). Örneğin, Lande, 20. yüzyılda olııçm. olan "düalite kült'ünü ve düaliteyi herşeye rağmen "tamamen k, tarzdaki" bir kaç basit ana-kabulden kalkarak aşmayı dener. Biri,t modeller geliştirme konusunda dalga tasarımından da yola çıkıl* (Shrödinger, Einstein ve diğerleri). Ve son olarak parçacık ve dalgın sanmlannı kombine etmeye çalışan model geliştirme denemeleri it vardır (Bohm, de Broglie, Bopp, Kaila ve diğerleri).
2. Töz, Uzay, Zaman
Klasik fizikten modem fiziğe geçişi karakterize eden bir şey olarak, sık sık "tözleştirmeden annma"dan sözediiir. Bir nesnenin tüm özelliklerinin değişmez-özdeş taşıyıcısı olarak töz kavramı, modem fizik açısından erişilmez bir şey olarak görülür. Ne var ki, buna rağmen, Mittelstaedt (Modern Fiziğin Felsefi Problemleri, 1956), töz kavramı-n.n kuantum mekaniği içinde de rolü olduğunu. b,r ~kua„Cum mckm-g,n,n ,öz kay^,'V.da„ da sözedileüileceğ.ni. hatta bunun ,a„,„,(aa.-büecegm, belm,r. Ama kuau.um mekaniğinin töz kavram, amk ktadk fizikte olduğu
ğildir; tersine töz kavramı, artık, çelişki içeımeksizin gözlem nesnesine uygun düşen özellikler toplamı olarak tanımlanabilir. Artık şuna iyice dikkat edilmelidir ki, fiziksel açıdan maddi töz hakkında doğrudan doğruya hiçbir şey söylenemez. Töz "felsefi" bir kavramdır ve her özelliğin bir taşıyıcısı olduğu vasayımına dayanır.
"Fiziksel Gerçeklik" başlığı altında, klasik kavramlann kuantum mekaniği hakkında kullanılmazlığı problemine değinmiştik. Örneğin modern fiziğin eleştirel realizm kanadından kalkılarak yapılan bir yoruma göre (Büchel), sorun sadece niceliksel bakımdan uzaysal ve za-mansal ilişkilerin salt anlamda bir nesnelliğinin olmaması sorunu da değildir (ki, bu durum, relativite teorisinin sonuçlanndan çıkmıştır). Hatla, sorun, daha çok atomlar alanında niceliksel bakımdan uzaysal ve zamansal ilişkilerin nesnelliğinden sözedilemeyeceğine ilişkindir. Bu sorunla ilgili olarak çeşitli ontoiojik ve bilgi-kuramsal yorumlann tartışmaya girdiği görülür. Örneğin Weyl’e göre relative teorisinin kendine özgü bilgi-kuramsal kuruluşunun temelinde, aslında eşzamanlılık'm nesnelliğine duyulan bir inanç yatar. Buna karşılık Dessauer eşzamanlılığa, ölçülemeyen durumlarda kendisine meşru olarak başvumlabile-cek ontoiojik bir kavram gözüyle bakar (N. Hartmann da bu konuda benzer düşünür).
Uzay konusunda bir başka "çeşitlenme", matematiksel-geometrik uzay ile fiziksel uzay arasındaki ilişki sorununa getirilen değişik yanıtlarda kendini gösterir. Briinnig ile birlikte {Viyana Okulunun Pozitivizminde Yasa Kavramı, 1951), üç tip uzay ve bunlann karışımından oluşan uzay tasanmlannın bir sınıflaması yapılabilir: empirist, apriorist ve nominalist. Empirist (ya da empiristik) uzay, ya matematiksel-geometrik uzayı fiziksel uzaya aynen taşır (Mili); ya da empirik uzay belli türden bir geometrinin seçimine göre belirlenir (Bavink). Geometrinin isteğe göre seçilebilir olması (Schlick, Reichenbach), öbür yandan, aslında Poincare ve Frank'ın uzay gerçekliği hakkındaki tasanmımızın uzla-şımsal olduğu şeklindeki konvensiyonalizmlenne
"gözle görülebilir cisimlerle ışın yayılmaları arasında oluşan iijtL? formüle eden sistem" (Reichenbach, Bilimsel Felsefenin Doğuşuı^^ s. 160) ve bununla ilgili olarak da, zamanı, bu sistemin nesnel-reaiyj^ pisi içindeki bir öğe sayarlar. Aslında bu, Kantçı uzay ve zamana, uzay ve zamanın "öznel" düzenleyici formlar olarak görülmelerineitj, şıttır. tesettür N. Hartmann, formel uzay-real uzay, fiziksel uzay-empirik uzaj karşıtlığını aşmak ister. Hartmann, ideal (=matematiksel), rea/(=fizj);, sel) ve görüsel (=algısal) uzaylar arasında ayınm yapar ki, bu ayınm 1ar zaman için de geçerlidir. Hartmann a göre bu uzaylar arasındaki ay nmlar kategoriktir. Hartmann'a göre boyutsal kategoriler yamnâakm molojik kategoriler (töz, nedensellik, doğal yasaldık, karşılıklı etkile şim vb.) de vardır ve örneğin görüsel uzay boyutsal kategorilerle (yük seklik, derinlik vb.) varlık kazanırken, real uzay töz, nedensellik gibi kategorilerle kavranır. Camap da bu konuda {Uzay, 1922) formel uzayın ilkelerinin a priori, ama analitik; görüsel uzayın ilkelerinin ise topolojik" olup, "metrik" veya "projektif uzaya ilişkin olmadığı sürece sentetik ilkeler olduklannı, fiziksel uzayın en sonunda sentetik-a pos-teriori (çünkü tümevanmla kazanılmıştır) olduğunu söyler. Tüm bu örnekler, çeşitli tutumlara göre konumlanan çeşitli uzay kavramlannın, temelinde bu tutumlann bilgi-kuramsal, metafiziksel ve ontolojik kalkış noktalanna göre tanımlandıklarını göstermektedir.
3, Nedensellik
Nedensellik problemi, doğa felsefesi içinde bu felsefenin en eski ve aynı zamanda en güncel problemi olarak gösterilebilir. Örneğin Kelsen {Nedensellik Yasasının Karşılıklılık İlkesinden Doğuşu 1939)
Anaximandros'un sözlerinde nedensellik ilkesinin ilk kav^o« ı ’
^avranılış şeklini
250
bulmaktadır. Ona göre nedensellik ilkesinin kökeni, ilkellerin "karşılıklılık" ilkesindedir. Kelsen’e göre ilkel insan, nedenselliği, bir insani suçun daima bir ceza ile karşılanması konumu içinde tanımıştır. Neden (causa) idesinin kaynağı buradadır; yani neden, cezaya yol açan bir suç gibi etki yapan şeydir. Grekçe aitia (=neden), köken olarak suç, kusur, vesile, borç, hata anlamlarına sahiptir. Kavram, adım adım, tannnın istencinden çıkan mutlak bir norma dönüşmüştür. Ama o aynı zamanda birstatik olasılık olarak da kavranagelmiştir ki, nedenselliğin bu iki yo-romu, büyük ölçüde günümüzdeki tartışmalar için de belirleyicidir. Gerçekten de günümüzde de nedensellik, kesin belirlenim (determinasyon) veya olasılı nedensellik olarak anlaşılıyor. Durumu yakından görmek için şu tabloyu izleyelim: yeter sebep önermesi (Satz vom Grun-de), nedensellik ilkesi (Kausalitaetsprinzip), nedensel yasa (Kausalge-setz), nedensel açıklama (Kausalerklaerung). Sonuncusu tek tek sonuçlan, nedensel yasa ile fenomenlerin bir sınıfını "açıklar" ve bu haliyle Aristoteles'in dört nedeninden etkin-nedene (fiili sebep, causa effici-ens) karşılıktır. Fizik açısından önemli olan bu nedendir. Yani etki, niceliksel olarak kesinlikle belirlenebilir olmalıdır. Nedensellik ilkesi ise, en baştaki nedenlilik önermesinden çıkar ki, bu önerme olup biten her-şeyin bir nedeni olmasını ifade etmekle, Aristoteles'in dört nedeninden maddi-nedeni de kapsayacak biçimde gerçek nedene karşılıktır. İşte nedenselliğin kavramlışında bu "gerçek-neden" kavramı çeşitli yorumlara konu olur. O, örneğin "açıklama"ya anlamını veren şey olarak görülür (Karş.: W. Stegmüller, Nedensellik Problemi, E. Topitsch'in yayınladığı Bilim Kuramının Problemleri adlı kitap, 1960, s. 171 ve devamı).tesettür