tesettür ve felsefe bilgi

tesettür ve felsefe bilgi

 Augustinus, bilmenin, cogAidıo'nun her iki temel tarzı arasındaki ilişkiye dayanarak sorunu aydınlatmaya çalışır. Bilmenin bu iki tarzı scientia (deney bilgisi, bilimsel bilgi) ve sapientia (hakiki bilgiydin Scientia, ayrıştınp bölerek açıklar. Onun kendine özgü bir biçimde açıkladığı şey, aracısız birlik (teklik) içindeki sapientia'ya ulaşmaya yardımcı olur. Aynştırma ansal düşünmenin, temporalidn\n\ birlik, teklik (vahdet, unitas) ise aktl'ın, rationes actenai'mn alanına girerler. Scientia'nın sapientia'dan ayniması, Augustinus'u Contra Academi-ca^’taki yazılarında bir septisizme götürür. Scientia, kendi donatımına, Aristoteles'te olduğu gibi, sapientia sayesinde sahip olur.tesettür Ama Augustinus, bilgi elde etme olanağı ve bilginin hakikati için, Platon’un anam-nesis kuramının etkisi altında memoria terimini kullanır. Öyle ki, me-moria, her türlü bilginin a priori dayanağıdır ve bu haliyle hakikati sağlayan şeydir. Hakikatin görülebildiği yer de Hıristiyanlık inancıdır ve bu inanç, felsefenin de hakikatidir.
7.Canterbury'li Anselm ve Ortaçağ başlannm Platonizmi, Tann-nın yaratısı olarak evrenin salt akılla betimi gerektiği konusunda Au-gustinus'la uzlaşırlar. Sola ratione (salt akıl), Anselm için, rationes ne-cessaria, yani zorunlu akıl ilkeleridir. Zorunlu ve hakiki bilgi akıl içinde bulunur. Bilginin yeşerdiği toprak akıldır. Anselm’le birlikte, Hıristiyan apologetiği sistematik bir nitelik alır.
Hakiki bilgi sadece olana ilişkin değildir; o, olması gereken'i de görmeyi sağlar. O herşeyin kendisine bağlandığı, herşeyi kapsayan şey, summa veritas'du. O kendisinden başka bir şeye dayanmaz ve ona ancak yaklaşılabilir. Bu da inanç yoluyla olur. İnanç burada hakikate götüren bir vesile (Occasio) de değildir; tersine o, bilgiyi hakiki bilgi olarak oluşturan şeydir. Çünkü akılsal olan ile yaratılmış olan birbirleri dışında değildirler. Akılsal olan yaratılmış olandan çıkar ve akıl yoluyla kavranan ile açınlanan (vahyedilen), bir birlik oluştururlar.
8.Ortaağda bilgi problematiğinin doruğunda, evrenin, bir tann-tsal yaratı olarak akılsal yoldan kavranması yer alır. Bilgi kuramlan bu-
rada iki uçtan hareket ederler: Salt öznelcil.k ve salt y.lltk evrenseller tartışması da bu uçlar arasındaki
rülür. Aguino'lu Thomas, diyalektik bir bağdTşt^trğf tezlerini Aristoteles'e dayanarak ortaya koyar. Bilginin lardadır, ama bilgi ne aklın salt ve kendi başına sahip oldu^“’' Cpassiones propria) ne de sadece nesnelerin kendilerinde (res)orta'’'' kar. Yani bilgi, nesnelerle doğrudan kurulan bir ilişkinin ürünü dir. Cognitio, düşünülen şeylerle nesneler arasındaki ortamdır, bilme, bir ortamdır (media) ve bilginin bu ortama ilişkin olma (medjji karakterinin yapı ve işlevini Thomas "species", "similitude", "intenıij gibi kavramlarla işler. Bilginin foımel belirlenimi bilgi öznesindenlij, reketle ortaya konur (cognitio secundum, modus cognoscentis). Asim, da akıl, nesne kavramını oluşturmakla, kendi hakkında bir tanıya ula. şan bir düşünüm içindedir.tesettür Bilgi içeriğinin formel modifikasyonunu Thomas "similitudo" olarak niteler. Böyle olunca, bilgi, öznenin nesneyi yaklaşık ve benzer olarak kavramasının ürünüdür. Yanı bilgi, düşünülmüş olanın nesne olarak içsenmesi, dışta olanın (nesnenin) özne tarafından massedilmesi (assimilatio) ortamıdır. Bir ortam olarak yapılanan bilme içinde, nesne kendi nesnel varlığının modusuna göre değil (secundum modum rerum), daha çok bir birlik momenti ile, yani madde ile form'un kompozisyonu olarak kavranır. Hakikat de, medial bilgi yapısında bir "compositum" olarak görünür. Özne ve nesne arasındaki ortamdan hakikate gitme edimi, "intellectus agens"tir. Bu edim içinde oluşan mantıksal yapılar "intention"lardır. Bu nedenle bilgi hakikati, tek yanlı bir ilişki içinde belirmez. Tersine, bilen öznenin (süjenin) değişen nitelikleriyle, bilinmek istenen nesnenin (objenin) değişen niteliklerinin "karşılıklı uyum"u olarak belirir. İşte bu yüzden bilginin yeri akıldır. Thomas'ın "intellectus agens" kavramı, buraya kadar sözü edilen bilgi öğretilerinin bir bireşimidir de.
Thomas'ın kuramı M.yüzyılda temelli bir değişikliğe uğrar Nesneler hakkındaki aracısız bilgi, Johannes Duns Scotus ve O kh ’l William'da soyut bilginin duyusal temeli olmaktan çıkar Araas
gi, tek tek şeyleri doğruca bir intentio phma içinde kendiliğinden kavrayan edimin ürünüdür. Genel kavram ya da Evrensel (Universum), Ockhamlı'da özelin (species) ve intellectus agens'in yardımı olmaksızın, acius primus un bir actus secundus içine yükseltilmesi ile, yani ilk ve doğrudan yönelimin, intentio prima'nın üzerinde bulunan bir soyut-layıcı düşünümle kazanılır. Bu yüzden genel kavramlar, evrenseller, tümeller, birer fıctum, birer yapıntıdır. Onlar aklın yaptığı, "yapıntısal" şeylerdir. Onlar birer imago (imge), birer sitimilitude (uygulamaya koyucu, hareket ettirici)dir. Onlara nesnenin özellikleri olarak bakılamaz. Onlar, çokluğu birlik içinde göstermeye yarayan işaretler, signifîcan-do'lardır. Onlar tek, biricik benzemez olanı akılsal ve bilimsel yolla kavrama araçlarıdır. Bu yüzden onlar aynen yansıtan değil, "temsil eden" (suppeitiv) şeylerdir. Bilimin mantıksal/özerk alanı da onlarla temellenmiş olur. Öyleyse gerçeklik bilgisi, ancak böyle bir "temsil" yolu üzerinde olanaklıdır. Öyle ki, bilimin, kendisine ilk elden, doğrudan ulaşacağı bir nesnesi yoktur. Başka bir deyişle, Ockhamlı için bilimin nesnesi, sanılanın tersine "gerçek olan" değil, onun üzerine geliştirilmiş kavram ve önermelerdir. Ama Ockamlı'nın "bilim"den anladığı şey, modem anlamıyla "scientia" da değildir. Ockhamlı'ya göre scientia, gerçek olanın, olup bitenin bilgisi basamağında kalan bir bilgi peşindedir. Oysa Ockhamlı için "bilimsellik"in asıl değeri metafizikte, psikolojide, ahlâkta ve hepsini içerecek biçimde teolojide görülebilir.
9.Rönesans'ta yeni düşünce motifleri öylesine çoktur ki, bu dönemde bilgi kavramının gösterdiği gelişime ancak özet halinde bakılabilir. 15. ve 16. yüzyıl filozoflarının çoğu doğalcıdır.tesettür Onlar doğa hak-kındaki bilgiye empirik nedenlerin araştınimasından hareketle ulaşmayı önerdikleri gibi, insani bilginin kaynaklannın bir tarih ve toplum araştırmasıyla da gösterilmesi gerektiğini vurgularlar. Artık bilgi konusunda diyalektik ve soyutlamacı yöntemlerle yetinilemez. Bilgi, sadece edinilen bir şey değil, yeniyi keşfetmek ve tanımak için bir araç da plmalıdır. Bu çağı simgeleyen şey ars inveniendi, yani bilgi yoluyla do-aya nüfuz etmek kadar, mevcudu değiştirmek, yeni olanı uygulamaya
geçirmektir. Böylece, b.r yanda doğa felsefesinde tüm temler, öbür yanda tarihsel, eleştirel yöntemler onaya ak scientia naturalis (doğa bilimi) ve ars peşindedü S
dayalı bulgulama yönteminden, tümevarımdan hareket eder, a’ con için de, tek tek şeylerin bilgisinden oluşan bir bireysel-tej^^i 1er topluluğunu düzenlemek için bir formlar öğretisine gereksini,j| -dır. Gerçi Bacon'un savlan, yeni bir bilgi kuramının terneJlendim,^''' ne yönelik değildir; ama o doğa bilimlerinde ve felsefede matematj^ yöntemin kullanılmasını gerçekleştiren 17. yüzyılın hazırlayıcı^^ Matematik örneğinden hareket eden 17. yüzyıl, doğal olgu vegüçi^^ değişmez matematiksel büyüklüklere taşımak peşindedir. Doğa, bir mekanik süreç olarak yorumlanır (Galileo, Kepler, Nevvton). Bi|j| ilkesi, artık tözsel bir şey değil, olgu ve süreçleri belirleyen ve aydınla, tan bir "mekanizm"dir. Bilgi, olgu ve süreçlerin akılsal yapılannm pe. kin (matematiksel-doğabilimsel) formüller içindeki betimidir. Neden, sel çözümleme ve matematiksel yöntem, bizi nesnelerin, yani doğanın, devletin, hukukun, tarihin, dilin vb. hakiki bilgisine ulaştıracak daya-naklardır. Amaç nesneler hakkında içeriksel bir bilgiye ulaşmaktır. Bu yüzden bilginin kendisi, onun yapısı, artık bir çözümleme konusu yapılmaz. Oysa matematiksel yöntemlerin pekinliği, bu yolla elde edilen bilginin hakikiliğini garanti edemez; eğer bilen özne (süje), kendisi ve sahip olduğu bilgisel olanaklar üzerine açık bir bilgiye sahip değilse.
Çünkü bilgi, herşeyden önce ve daima, bilen öznenin (süjenin) kendisi hakkında oluşturduğu bir bilinci gerektirir. Bu bilinç, cogito bilincidir. Descartes, bu bilince yöntemli kuşkunun indirgemeye dayalı yolu üzerinde ulaşır. Ama cogito, bilgiyi içerik bakımından temellendiren bir yeti de değildir. Bu yüzden Descartes indirgemeye devam eder. Düşünme ediminin (cogitare) içeriğini belirleyen cogitatio (ide-a/dur. Ama idealann kendileri düşünme ediminin ürünü değildirler. 0 halde idea'nm içeriğini yapan şey nedir? Örneğin bizde bir ilk neden ('causa prima) ideası ve bir sonsuz töz (substantia infmita) ideası vardır Öy/e ki, biz sonsuz tözü ancak ilk neden ideasıyla düşünebiliriz Do
Spinoza bilgi ve bilgi hakikati sorununu köktenci bir biçimde ele alır; "Tanrının dışında bir töz olamaz ve böyle bir şey kavranamaz." Herşey Tanrı idesini izler. Bu yüzden Spinoza bilgi eleştirisini yadsır. Örneğin vera (hakikat) idesi düşünümsel bilginin normudur, ama kendisi düşünümsel değildir. Çünkü veritas kendi başınadır. Aklın kendisi, onun bilgisinden, idea vera'dan hareketle yeni bilgilere götüren bir araçtır ki, bu haliyle o dedüktif çalışan bir aygıttan ibarettir. İnsan, ilk hakikat idesine, herşeyi dedüktif olarak ondan çıkarabileceği bir içkin araç (instmmentum innatum) olarak sahiptir.
Descartes ve Spinoza öncelikle more geometrico tarzında inşa edilmiş bir bilgi sisteminin dayanacağı temelleri, doğuştan sahip olduğumuzu belirttikleri ve hakiki bilgi saydıklan idelerde (Tann, sonsuz töz, vb.) bulup her türlü bilgiyi bu idelerden türeyen a priori önermelerden elde etme yoluna giderlerken; Hobbes, Locke, Hume, onlann başvurduklan metafiziksel kavramlan bir yana bırakırlar ve onlann yerine, köken ve yapı bakımından "empirik" olan bilgi kalıplannı koyarlar. Gerçi bilgi "empiri" ile sınırlanamaz; ama doğuştan hakikatlere, idelere de bağlanamaz. Bilgi, bazı öğelerin birlikte çalışmasının bir ürünüdür. Bu bilgi öğeleri, bağlantı kurucu şeyler olarak (tekrar, anımsama, çağnşım vb.) yine de empirik kökenlidir.tesettür Bu yüzden bilgi ve bilgi süreci, tözsel bir bağlam olarak değil, işlevsel bir bağlam olarak anlaşılmak zorundadır.
Olgusal ilişkiler dışında, salt düşünsel ilişkilerden (relations of ideas) oluşan kendi içine kapalı bir bilgi kuramı temelden yoksundur. Olgulardan bağımsız, hakiki ve a priori bir bilgi tasanmı, olsa olsa Ber-keley'in "immateryalizm"inde veya Leibniz’in monadlar öğretisinde düşünülebilir. Leibniz, 17.yüzyılın rasyonel ve kapsayıcı bir bilgi kuralına ulaşma konusundaki çabalarını birleştiren kişidir. O, bilgiyi öz-eşlik ve yeterli neden ilkeleri üzerine kurar. Bu sistem içinde her
ensne, özünden belirlenmeye elverişli sayılır. Hatta sistemi (characteristica universalis) kurulabildiği takdtde^"\ yüzyılda sembolik mantıkçılar da böyle bir olmuşlardır), tam anlamıyla evrensel bir bilim ortaya çıkacak, \ 10. Empirist kuram, bilgi sorunundan doğuştan ideleri sel kavramları ayıklama konusunda başarılı olursa da, bilgi yeterli bir açıklama getiremez. Rasyonalist kuram, kuşkusuz bi|' açıklar, ama bunu metafıziksel tasarımlara dayanarak yapar. Kanı^^^ tirel tutumuyla empiristleri izler ve bilgiyi tümüyle verilere dayj,|| Ama öbür yandan o, a priori bilgi, anlık ve duyarlığın salt formlan^ kında geliştirdiği kuramı ile rasyonalistleri izler. Bilginin temellendiril mesi, bilgi olanağının çözümlenmesi sırasında a priori olarak mevcu koşullan saptamakla olabilir. Ancak bu a priori koşullar, doğuştan ide. 1er veya metafiziksel tasanmlar değil, bilgi nesnesini olanaklı kılan ko-şullardır. Bilgi, Kant tarafından, formel düzeyde anlığın eylemi olarak belirlenir ve bilgi bu haliyle, biç kuşkusuz bir bireşimdir. Çünkü al gı bile, a priori duyarlık momentleri (uzay, zaman) yardımıyla gerçek leşir. Ama nesne, henüz bize algının gösterdiği şey de değildir. Nesne algının zihnimizdeki bağlantı kurucu öğeler (kategoriler) altında işlen miş halidir. Zihnimizdeki bu bağlantı kurucu öğeler, bu kategorilerise, bize nesneyle birlikte verilmiş şeyler olmayıp, nesneye yönelmezden önce sahip olduğumuz şeylerdir. Öyle ki, hatta biz kendimizi bile nesneyle bağlı olarak tasarlayamayız; tersine, kendimiz hakkındaki bilincimiz de bu kategorilerle mümkün olur. Bu yüzden nesnenin de, önceden sahip olduğumuz bir bağıntı içerisinde tasarlanması gerekir. Bağıntı kavramı ise, her zaman "birlik" kavramını gerektirir. Çokluğun zihnimizde birlik olarak kavranmasını olanaklı kılan şey de, herşeyden önce Kendimiz hakkındaki bilincimiz, "ben bilinci"dir. Bu bilinç öznel de-ğiJ, "özneler arası ortak" bir bilinçtir ve bu niteliğiyle aşkındır (trancen-dent). Buna göre bilgi, zihnin salt kavramlannın müdahalesi ile ve b

aşkın birlik tasarımı altında oluşur. Yani bilgi, empirik verilerin bir toplamı değildir. Öbür yandan bilgi zihnin salt kavramlarının tek başlan-na yaptıkları bir şey de değildir. Kuşkusuz zihnin sahip olduğu bu salt kavramlar, bu kategoriler, duyusal olmayan, empirik kökenden yoksun tasarımlar (örneğin; ideler) hakkında da kulanılabilir. Ama zihnin bu yolda kullanımı bilgi doğurmaz. Sonuç olarak bilgi, zihinde önceden bulunan bu salt momentler (kategoriler) ile duyusal içeriğin karşılaşmasının bir ürünüdür. Öbür yandan, bilgiye öngelen bu zihin kavramlarının, bu "akıl kategorileri"nin de bilgisine gereksinim vardır ki, salt akıl bilgisinin niteliğini saptamaya yönelik böyle bir çaba "transenden-tal analitik"in konusudur. Bir başka deyişle transendental analitik, insanın kendi Ben'i hakkındaki bilgisinin eleştirisidir. Böyle olunca, o bir zihin çözümlemesini aşar. Çünkü Ben, sadece zihin kategorilerine sahip değildir;tesettür onda bir ereklilik bilinci de vardır. Aslında obje hakkında zihin yardımıyla elde edilen bilgi tek başına anlamlı değildir. Bilgi, erekler koyan bir Ben için bir anlam taşır. Bu nedenle bilgi sorununun çözümlenmesinde salt akıl kadar ereklilik tasanmına da ihtiyaç vardır.
11. Kant’ın Salt Aklın Eleştirisi'ndeki düşünceleri Fichte tarafından köktenci bir biçimde işlenir. O, bilginin sağlamlığını deney alanının üzerine bir üst-eleştiri getirerek sağlamak ister. Böylece felsefe, bilimlerin olanağını sağlayan koşullan sert bir biçimde tartışan bir fo-rum'a dönüşür. "Şimdiye kadar felsefe diye adlandmlan şey, bilimlerin bilimi gibi bir şeydi." Aynı zamanda aklın kendiliğindenliği ve a priori-liği Fichte'de sistematik olarak felsefi düşünümün odağı olur.
Bilim öğretisi "insani bilginin en son temellerine yönelen bir bilim" olarak akıl "sistem"inin eleştirisini salt prepedeutik karakteriyle karşılık içinde dışa vuran bir bilimin öğretisi olarak; aklın kendiliğin-en bir yaratıcılığı olduğu görüşünden hareket eder. Bu öğreti, bu ya-•tıcı güce (eylem) bakmaya çabalayan bir denemedir. İlk ve kendin-p başka dayanağı olmayan "insani
Etkinlik, tüm bilgiyi yapan kayıtsız şartsız momenttir, o bj, olgusu değildir. Tersine, tüm olgusal olan şeylerin kendi oluş,,^’ içinde "görülebildiği" yerdir. O, özne ve nesne arasındaki olgusa|'*|| şıtlık içinde tasarlanması gereken birliği yapan şeydir; özneyi bj|ç^ nesneyi bilinen yapan odur. Bu birlik, özne ve nesne arasındakiayn| olgusunun soyutlanması ile sonradan oluşan bir şey de değildir. ha çok, bu aynlığı mantıksal olarak öne alan temeldir. Özne-nesnebj ligi ne öznel ne de nesneldir. Bu birlik, aracısız bir bakışla kavranır Önce, aracısız birliğe giden erk olarak böyle bir bakıştan harekeı le, bu erk içinde yasası kendinde olan özne-nesne birliğinden bir fart, lılaşma oluşur (form-içerik, kavram-olgu, teorik akıl-pratik akıl).Ert bu öğelerin temel birliği olduğundan, bilgi içeriği. Kantta olduğugib veriler içinde görünmez; tersine kendisini bizzat kuran yaratıcı düşünmeye a prioriliği içinde açılır.
Böylece felsefi tanıma, bir etkinliğin ürünü, hakikati kendine göre tam olarak kuran mutlak düşünmenin açımlanmasıdır. Bilginin her formunu meşru kılan evrensel yer budur. İnsani bilgi, derecelerine göre sonsuz, ama bu türe göre kendi yasasına dayalıdır ve tümüyle kendini yaratır. Fichte'nin transendental düşünmenin sistemini kurma çabası burada temellenir. Transendental düşünme Alman İdealizminin de te-melindedir.tesettür