tesettür ve felsefe
Bilme" ve "bilgi'nin betimi ve "bilgi bilinci", her zaman için insan kültürüne ait ve ona ilişkindir. Felsefi bakımdan "bilgi" kavramı, en genel biçimiyle Herakleitos ve Parmenides'ten beri hep şöyle karakte-rize olmuştur: Bilgi, yöntemli yürütülen bir düşünümün ürünüdür ve uygun ya da uygun olmayan bilgi, yani bilginin konusuna uygunluğu (hakikat, Wahrheti, verite) da yine bu düşünüm ile denetlenir.Bilgi kavramının aşağıdaki tarihsel betimi de, tüm felsefe çağlan-mn, bilgi üzerine geliştirdikleri düşünüm tarzlanyla karakterize olduk-lan kabulünden hareket etmektedir. Her ne kadar yeterli değilse de, betim, bu kabule dayalı bir ölçüte sonuna kadar sadık kalmakta ve tek yanlı ve kısmî kalacağını bile bile, bu ölçüt üzerine kumimaktadır. Ama betim böyle bir yol gösterici (heuristik) ilkeden hareket ediyorsa da, bu, onun içeriği belli bir önyargıdan yararlandığı anlamına gelmemektedir.
1.M.Ö. 6. yüzyılın ilk yansında, felsefi anlamda bir bilgi kavramına rastlanmaz. Düşünüm daha çok Anaksimandrosün herşeyin kökeni ve açıklayıcı nedeni saydığı apeiron'u üzerinedir. Ama burada herşeyin kökeni ve açıklayıcı nedeni, örneğin artık tannlar soyunun şeceresine, soy kütüğüne dayanılarak betimlenmemektedir. Öyle ki, artık nesneleri ya da olgulan aracısız olarak, mitoslan işe kanştırmadan bilmeyi sağlayacak bir bilgiye ulaşma çabası vardır. Bu çaba, böylece ev-1^^ renin başlangıçlannı mitosla hikâye etme çabasının yerini alır. Herşe-H|A yin başında de facto bulunan belirsiz-sonsuz (apeiron) kavramı, aslın-da bir düşünüm kavramıdır. Burada düşünüm, bilgiye konu olan nesne-
rar ve öunu İpleyen i.inc, ö.röü.ünür. basacağında ise, ,,, l.k, yan, herhangi bir belirleyicilik ve sınırlama yads.nır S Herakleitos ve Parmenides, Anaksimandros'ta bilginin facto sokulmuş olan bu belirlilik-belirsizlik ayr,m, üzerine eğilj^ görünüşe ilişkin bilgi kavramına karşıt bir kavram olarak hakîkil'; kavramını ortaya atarlar. Onlar, o zamandan beri felsefenin JcaraJae*^ tiği olarak kalmış olan eleştirel düşünümün yaratıcılan olmuşlardır. tık bu eleştirel düşünümle, bilgi kavramı, M.Ö. 5.yüzyılda şu aşama), n izler; a) Bilgide bir apriori yan vardır ve o, genel ve zaman üstijjç. çerliliğe sahip bilginin koşuludur (Herakleitos, Parmenides, Pyıhago. rasçılar); b) insan bilgisinin dayanacağı zemin duyusal algıdır (Empt. dokles, Demokritos); c) tüm nesnelerin nitel ya da nicel yapısına daya.
İl bir çalışma ile sağlam bilgiye ulaşmak olanaklıdır.tesettür (Anaksagoras, De-mokritos); d) insan bilgisi öznel ve görelidir (sofistler); e) eleştirel bir refleksiyondan hareketle hakiki bilginin elde edilebileceğinden, hatta böyle bir bilginin olabilirliğinden kuşku duyulmalıdır (septikler).
Herakleitos'un herşeyi oluşturan, herşeyde bulunan ve herşeyi birliğe getiren logos kavramı, aynı zamanda hakiki bilgiyi temellendiren bilgi ilkesidir de. Logos, insanın nesnelere ve olgulara nüfuz etmesini sağlayan şeydir. Hem varlığın (ontos) hem de aklın (logos) ilkesi olan bu onto-lojik ilke sayesinde insan, varlığı özünde tek başına yapan bir yasanın olduğunu anlar. Yani logos, meydana gelme ve yok olmanın, gelişmenin ve çöküşün, görünüşün (phainomenia, tezahür) ve nelik'in (Wesen, mahiyet) kendisinde özdeş oldukları şey olarak, aynı zamanda düşünme ve konuşma da demektir. Düşünme ve konuşma sayesinde çokluk içinde biricik olan şeyi (çokluktaki birliği), yani yasayı, evren düzenini, uyumu bulur ve ifade ederiz.
Hakiki bilgi (nous, nouisia, episteme, Wabrbeit, verite, hakikat) sorununun felsefe tarihinde yazıya geçmiş ilk örneğini Parmenides'in şiirinde buluruz. Şiir, hakiki bilgiye varmak için düşünmeyi ele almak gerektiğini söyler. Hakikat, "insanın kalbine yerleşmiş bir tanrıça "dır Hakikat olan ile hakikat olmayanı ayırdetme yetisini biz bu tanrıçad
alırız. Hakikat, en aşkın (trancendent) haliyle bir onaylama ya da yadsımadır. İnsan düşünmesinde ise bunlar birbirine karışmıştır. İnsan, onaylama ve yadsımanın karşıtlığının bilincindedir ve insan bilgisi, Parmendes'in "ışık” ve "karanlık" dediği iki ilke üzerine kurulur. "Bilme" dediğimiz şey, varlığı onaylamaktan, "vardır"ın (ontos on, esse est) a priori olarak kabulünden geçer ve bu bölünmez, tek, değişmez ve zorunlu olan "vardır’ın aşkmiığında temellenir. Böylece hakiki bilgi, değişmez ve zorunlu olanın bilgisi olur.
Herakleitos ve Parmenides'le birlikte, bilgi, felsefe tarihi boyunca süregiden bir ikicilik (düalite) içine sokulmuş olur: Kökü kendinde olan bilgi ve kökü kendinde olmayan bilgi. Başka bir deyişle, çokluğu bir aracı süreç yardımıyla biricik olana taşıyabilen bilgi ve çokluğun içinde kalan bilgi, çokluk bilgisi. Anaksagoras, Empedokles ve De-mokritos, bu sorunu, bilgideki bu ikiliği işlerler. Veriler çokluğu "Du-rağan-Bir" ile ilgi içine sokulur ve bu "Bir” kendi zorunluluğu içinde "seyredilir". Sokrates öncesi felsefede bilgi kavramı, böylece bilgi psikolojisi ya da fizyolojisinin hipotezlerine başvurulmadan ele alınmış olur: "Özdeş, özdeş olanla bilinir."
2.Sofistler, bilgi sorununu ontolojik bakımdan temellendirme çabalarını bir yana bırakırlar. Onlar, felsefede kalkış noktasını evrenden insana çekerler. Sofistler, insanı bilen, algılayan ve toplum içnde oluşan bir birey olarak görürler. Protagoras'a göre "İnsan herşeyin ölçüsüdür." Bir şeyin varolması veya varolmaması hakkındaki bilinç insana aittir. Varlık, bir belirlenimi varsa, bu belirlenimi bireyin algılannda bulur. Ne var ki sofistler bilgi konusunda bunları belirtmekle yetinirler ve retorik ve siyasete yönelirler. Ancak, onlar bilgi kuramı tarihinde çok önemli bir keşfin sahibi olurlar: Bilgi olayında bilen öznenin (süje) yeri ve birliği.
Sokrates, sofistik gelenek içindedir. O da, sofisler gibi, herşeyi önceden düzenleyen bir logos peşinde değildir. Sofistler gibi Sokrates de, logos'a yüklenen çifte değeri ve çok anlamlılığı benimsemez.tesettür Logos, Sokrates'te artık bilgiyi geçerli kılan bir bilme olanağı olarak düşünü-
iür. Gerçi Sokrates de logos’u başka bir rasanma arak .eri yecek olan ve tüm bilginin temelinde bulunan şey olarak •
vam eder. Ama ne var ki, logos, soyut ve aşkjn bir cısız ve (Parmenides'te olduğu gibi) doğuştan bulunan birşe^o^^^ tan çıkar. Logos, aranılan, araştırılan bir şey haline gelir. Logos h^' kate sahiptir ve hakikati içerir; ama ona ulaşmak gerekir. Logos sini bize açmaz, o bizde önceden mevcut değildir, bize düşen onu aj-maktır. Ama insan onu ararken, aslında her zamanki bilisizliğininfj, kına vanr. Böylece Sokrates’in karşılıklı konuşma (diyaletik) yöntemi Logosa ulaşma çabalan içinde, aslında insanın bilme yetisinin bir öze. leştirisine dönüşmüş olur. Bilindiği sanılan şey alaya alınır ve hakika. te ulaşma çabası içinde çözülüp gider. Sokrates'le birlikte, bilme yetisi ile bilinemez olana yönelme, bilme ve bilisizliğin diyalektiği, bilgi kuramının kalıcı bir uğraşı olarak günümüze kadar gelir.
3. Platon'un idealar öğretisi, bilme konusundaki Sokratik aporiyi, objektif-ontolojik bir yöne çeker. Bilme ve bilisizlik arasındaki ilişki, Platon'da idea ile görünüş arasındaki ilişkiye dönüşür. Bu farklılığa di-yanılarak, bilgide episteme ve doxa, yani hakiki bilgi-görünüş bilgisi aynmı yapılır. Duyusal algılan hakiki bilginin temeli ve zemini olarak yadsımak ve bunu doxa (görünüş bilgisi) olarak nitelemekle. Platon, Herakleitos ile aynı çizgidedir. Hakikati bilme etkinliğinin nesnesi ide-alardır. İnsan bu idealann bilgisine, yani hakiki bilgiye, ancak kendi içine bakarak ulaşmayı deneyebilir (anımsama -anamnesis- kuramı).
Platoncu diyalektik, indirgeme ve tümdengelime dayanır. Diyalektik, noesis (hakikat) ile dianonia (görüntü) arasındadır. Noesis rastlantısal değildir. O, ancak diyalektiğin zahmetli yoluyla parçalı olarak bilinebilir. Bilgide bu amaca pek az erişilebilir. Ama Platon böylece Sokratik aporiyi çözmüş olmuyordu. Tersine, apori, kendi konumu içinde daha iyi aydınlığa çıkıyor ve daha belirli hale geliyordu. Hakiki bilgi hakkındaki Platoncu düşünüm, felsefi açıdan bilgi problematiğin-de sadece episteme ve doxa arasındaki ikiliği göstermekle kalmıyor-aynı zamanda bilme
4. Aristoteles, hakiki bilgiyi, kanıtlamacı bilimin (e epideteye apo-deiktike) konusu yapar. Bu bilimin amacı, kendi içinde zorunlu ilk temeli göstermek ve onu kanıtlamaktır. Bu niteliğiyle bu bilim, deneysel bilimden ayrılır. Deneysel bilim yalnızca olan'ı bilir, sebep'i (akılsal neden, ratio) değil. Deney yeterli değildir; logosa ve sebep’e götürmez. Bilimin, kendisine dayanacağı öncüllere gereksinimi vardır. Bu öncüller kanıtlama işleminde her zaman kullanılırlar. Ama bu öncülleri de kanıtlayacak başka öncüllere gereksinim vardır ve kanıtlama işlemi, bir başka öncül kalmayıncaya kadar geriye doğru devam eder. Öyle ki, son öncül artık kendisinden başka bir şeye dayanmaz. Ama bu öncüller, yani "ilkeler" nasıl tanımlanabilirler ve bilinebilirler? İlkelerin bilgisi.tesettür Platona göre doğuştandır. Aristoteles ise bunu kabul etmez. Ama öbür yandan, yine ona göre, bu ilkelerin bilgisine Platonun da belirttiği gibi deneysel bilimden geçerek de ulaşılamaz. Çünkü deneysel bilimin kendisinin varoluşu, böyle bir ilke bilgisine bağlıdır. Ne yazık ki, Aristoteles buradaki ikilem üzerinde fazla durmaz. O, bu ikileme değinmekle yetinir ve bilmenin dayandığı çıkarım biçimlerinin bir kuramını geliştirmeye yönelir. İlkelerin bilgisi, tüm öbür bilgilerin temelinde olması gereken bilgidir. Böyle bir bilgi tanı bilgisine, algı bilgisine dayanmaz.tesettür Gerçi biz böyle bir ilke bilgisine yine de tanıdan, algıdan, deneyden yola çıkıp soyutlama yoluyla vannz; ama pek çok (çokluk) hakkında tek ve genel olan şeyin bilgisi, artık tanı, algı ve deney bilgisi olmaz. Çünkü deneylere dayalı genellemelerin kendileri (günümüzdeki anlamıyla; bilimsel bilginin kendisi) her zaman bir ilkeye dayalı olarak ortaya atılabilir. İlk ve kendisinden başka bir şeye dayanmayan ilkeler de, buna göre, aslında algıya ve deneye dayanan kavramlar (genellemeler) gibi elde edilirler. Ama onlar, onlara dayanılarak kanıtlanan şeylerden daha hakiki olduklanndan, bizim nousa (akıl ve aynı zamanda hakiki varlık bilgisi) yönelmemizi sağlarlar. Bir kez ilk önermeye, temel ön-ulaşıldı mı, bilgiye giden yol, artık bir çıkarım zinciri içinde bize filmiş olur.
5. Plotios. .adece P,a,oncu ve Aris.o.elesçi b„,, Jeştırmekle kaJmaz; o bu öğretileri kölcr^n.i k., u:_. ®
.«Sreti/eri köktene, b.rbiçin,debtN^
memız.n içinde bizzat sahip olduğumuzu söyleyerek bir^ temel hipotezi, nous’un birliğidir, düşünme ile düşünmeninko"' \ noesis ile noeton’un birliğidir. Bu birlik, bilginin temellendirip''^ dayanılan ana aksiyomdur. Düşünmenin, tinin birliği, bilgiyj öğretisini de "içine alır". Plotinos, Aristoteles'in algı öğretisine da' Ama o ru/ı'u "alttan" algının, "üstten" de tinin belirlediği iki bö^: bir şey olarak görür. Bu ikisinin ortasında ise anlık bilgisi (dianoj,j vardır. Bilgi süreci, aslında kendi kendini bilme sürecidir. Tin, smda kendini tanır (eterotes). Böylece bilgiyi, tin ile tinden başka, on, dan ayn olan şeyin ilişkisi doğurur. Tin, anlığın düşünümü ile kendi üzerine yönelir (anabainein), yani kendine özgü doğasının bilgisine Kendi üzerine katlanan tin, giderek yükselen bir hareket içinde duyusal ve bedensel olandan uzaklaşır. Duyusallık ve bedensellik tını olumsuz biçimde karakterize eder. Olumlu olarak o, birliğe doğru ilerleme içinde, tinin kendinde olması ve kendi kendisini aracısız görülemesi (temaşa etmesi) aşamasına kadar yoluna devam eder. Bu kendinde birlik içinde her tin, "Bir" olanın hakikatine yönelmiş olur.
6.Augustinus, antik felsefeyi eleştirel yoldan bütünlemek isteyen, ama bunu Hıristiyanlık açısından yapmayı arzulayan apologetik bir denemeye girişir. Onda Platoncu, Plotinosçu ve Aristotelesçi gelenek, birleştirilmiş bir halde Hıristiyan öğretisine uygulanır. Temel sorun, /na/ıç ile Mg/nin ilkesel birliği sorunudur. Bu birliğin kavranması zorunludur. Çünkü herşeye öngelen bir şeye inanma, kaynağını, durumlara ve şeylere duyulan inançta bulamaz. Tersine böyle bir inanç, söz ve kavram karşıtlığı içine sokulamayacak bir kavrayış olarak anlaşılır. Böylece inanç, logos'u da yapan şey olur. Bu nedenle felsefi bilme, doğrulanmasını, inanca bağlı bir bilme etkinliği içinde, yani bu inanca dayah içkin (immanent) bir mantıksalhğın yansımasında bulur. İnanç, hakikatin aracısız bilinmesi ve görülmesini sağlar. İnanç cum as dene cogitare için, yani her türlü bilme ve tanıma için gerekli öngörü-tesettür
